ÜLKEMİZDE TARIM VE HAYVANCILIĞA BİR BAKIŞ| Anadolu İzlenimler

Türk Tarımının

Dergisi Sesi Habercisi

ÜLKEMİZDE TARIM VE HAYVANCILIĞA BİR BAKIŞ

Ülkemiz doğudan batıya, güneyden kuzeye pek çok güzelliğe sahiptir. Ormanlar, göller, akarsular, yaylalar, ovalar, dağlar ve üç tarafı denizlerle çevrili harikulade olanakları barındıran bir yapıdadır. Aslında bunları hepimiz ziyadesiyle biliyoruz. Bu güzelim, bu münbit topraklarda daha teknik, daha düzgün tarım ve hayvancılık yapılarak milyarlarca dolarlık kar sağlamak hiçte zor değildir. Ama işin iç yüzü hiç de öyle kolay değil. Son yıllarda tarım ve hayvancılıkta ilerleme kaydetmek için bir şeyler yapılması gerektiğini hemen herkes vurguluyor.  Bu nasıl olacak, ne şekilde yapılacak? Özellikle milli ve yerli olanaklarla neler yapılabilir veya yapılmalidır? İnanın her gün basında, televizyon programlarında, gazetelerde bu konuda düzinelerce yazılar pek çok fikirler beyan edilmektedir. Yüzlerce, binlerce insan buna kafa yormaktadır. Fakat sonuç ortada, malesef anlatılan ya da vurgulanan hususlar kolay kolay hayata geçirilemiyor bir türlü. Daha doğrusu bazı noktalar yakalanıyor, hatta atağa geçiliyor, başlanıyor ama istikrarlı bir şekilde ilerleme sağlanamıyor.
Nasıl mı ? Ülkemizde profesyonel anlamda çiftlikler, mandıralar ve besihaneler 2009-2010 yıllarına kadar tam olarak bulunmuyordu. Büyük ve küçükbaş hayvancılık Ege ve Marmara bölgesi dışındaki yerlerde, genellikle küçük veya orta ölçekli ticarethanelerde yapılıyordu. Bu tarihlerde Ziraat Bankası desteğiyle başlatılan faizsiz kredi olanakları büyük kapasiteli (250-1000 başlık) hayvancılık çiftliklerinin bir anda ortaya çıkmasını sağladı. Hatta maddi durumu iyi olan çok sayıda kişi ve kuruluş koşar adım bu sektöre yatırımlar yapmaya başladı. Ayrıca Tarım Bakanlığı'nın Kırsal Kalkınma Yatırımlarıyla da bu tür faaliyetler çok yönlü desteklendi. Bu sayede büyük ve orta ölçekli binlerce yeni tesis eklendi yenilerine. GAP, DAP, DOKAP vs gibi bölgesel gelişme olanakları ve hibe destekler sayesinde işletmeler yenilendi, kapasiteleri artırıldı ve modernize edildi. Kısa zamanda gerçekleşen faaliyetler sayesinde gerçekten Türkiye hayvancılığında bir çığır açılıyor, Cumhuriyet tarihinde çok geniş, kapsamlı ve çok etkili bir ivme sağlanıyordu adeta. Gerçekten çok güzel şeyler oluyordu yurt genelinde, ama bir şeyi unutuyorduk. Bu işletmelerin içine konulacak kalifiye damızlıklar elimizde yeterli miktarda bulunuyor muydu? İstenenler nereden temin edilecekti? Malum ülkemizde küçükbaş hayvan varlığımız da istenen düzeyde değildi, mavi sertifikalı büyükbaş hayvan sayısı da talebi karşılayacak düzeyde bulunmuyordu. Yani kısıtlıydı ve damızlık birliklerine kaydolmuş işletmelerdeki üç yıllık döl ve süt verim kayıtları tutularak hazırlanıyordu mavi sertifikalar. Ama olsun “biz beyaz sertifika sayesinde çözeriz” bu sorunu diye düşünenler oldu. Beyaz sertifika neydi? Sadece ana babası belli, bir birliğe kayıt olan hayvanlardı. Ama verim kayıtları olmadığından et-süt açısından ne tür hayvanlar olduğu belli değildi. Maalesef o da yetmedi ve başladı bizim ithalat maceramız. Üzücü ama hala sürüyor. Şimdilik dur diyebilme imkanımız da yok ne yazık ki. Gerek büyükbaş gerek küçükbaş hayvancılıkta engellenemez bir ithalatla karşı karşıya kalmış durumdayız. Yetmezmiş gibi üretim maliyetlerimiz çok çok artmış durumda. Bir kilogram et ya da sütün eldesi; doğudan batıya, güneyden kuzeye çok farklı. Kaba ve kesif yemi kendi üreten çiftçinin maliyetiyle, dışarıdan satın alan işletmeler arasında korkunç fiyat farkları doğuyor. Hele bir de bulunduğu yerden kilometrelerce uzaktan kaba yemi temin ediyorsa, vay o üreticinin haline! Bu durum işletmelerin ayakta kalıp kalamayacağını, ilerisi için ne tür projeksiyonlar oluşturacağını belirlemekte çok zorluyor onları. Bu sayede hem süt, hem de et üreten işletmecilerin ağzını bıçak açmıyor desek yeridir. Ne olacakları konusunda bir şey söylemek bile istemiyorlar. Dövizdeki dalgalanmalar, piyasalardaki keskin iniş çıkışlar epey endişelendiriyor yatırımcıları. Çünkü hayvan yemlerinin büyük bir kısmı ithalatla sağlanıyor. Mısır, soya, arpa, buğday bunların başlıcaları. Bir de kasaplık erkek danalarla sütçü işletmelerin ham maddesi olan düvelerin ithalatı da bıçağın öteki yüzü hani. Hangisini seçersen seçin kesiyor adam akıllı. Daha önce söylediğim gibi 2009-2010 yılları baz alındığında, Avrupa'da bir süt ineğinin veya düvenin fiyatı 1000-1200 Euro civarında, 11-12 aylık yaklaşık 300 kg bir erkek dananın fiyatı da 800-1000 Euro civarındaydı. Dünyanın diğer ülkelerinde de fiyatlar bu seviyelerde seyrediyordu. Ancak bugün gelinen fiyat aralığı düvelerde 3000-3500 Euro, besilik ithal danalarda da; canlı kilo dört Amerikan Dolarına merdiven dayamış durumda. Bu maliyetlerle bizler nasıl ucuz et yiyeceğiz veya nasıl süt tüketeceğiz merak ediyorum? Son sekiz dokuz yılda bizim gibi sıkı ithalat yapan ülkeler sayesinde dünya hayvancılık piyasası, olandan daha fazla yükselmiş durumda. Fiyatların aşağı çekilmesi arz talep dengesiyle ilgili olduğundan, gerektiğinde ithalat durdurulup sıkı pazarlıklar yapılarak sürdürülmeli bu politika. Yoksa hayvan alıyorum diye pek çok kişinin yurt dışında gezinmesi, sürekli artan talep  bu fiyatları indirmez, aksine artırır. Ayrıca Brezilya gibi yıllık yağış ortalaması 2000 mm olan, devasa tarımsal alanların bulunduğu yerlerde bir takım tarımsal yatırımların kontrollü bir şekilde, işbirliği esas alınarak kısa vadede çözüme kavuşturulması mümkündür. Tıpkı Çin’in yaptığı gibi, sadece hayvan ithal ederek değil, ucuz kaba yem bulmak ve sektörün ihtiyaçlarını hızla kapatmalıyız. Yurt içinin yanı sıra, bilhassa Güney Amerika veya Güney Afrika’da yer alan İklim ve arazinin uygun olduğu ülkeler seçilip, gerek devlet kuruluşlarımız, gerek özel girişimcilerimiz teşvik edilerek, buralarda kiralama ya da satın alma usulleriyle acilen yerli üretim desteklenmeli ve maliyetler düşürülmelidir.
Bir de hayvan hastalıkları yönüyle bakalım bu işe. Ben 1993 yılında Veteriner Fakültesinden mezun olduğumda, adını hiç duymadığım veya ülkemizde bulunmaz deyip geçiştirilen bir takım hastalıklar (Mavi Dil, LSD,BSE, Enzootiklöykoz, Batı Nil Ateşi,Schmallenberg Virüsü vs) yazık ki yurdumuzda ortaya çıkmış durumda. Burada tek sebep ithalattır deyip tüm herşeyi buna bağlamak istemiyorum. Kimseyi de bu hususta suçlamıyorum ama, “ithalatla farkında olmadan bahsedilen hastalıklar bize  gelip bulaşabiliyor” diyorum. Çünkü, karantina ülkenin girişinde ve sınırda uygulanırsa etkili olur.  Yoksa bizdeki gibi, hayvanlar yurda sokulur da, Edirne’den Kars'a kadar yolculuk ettikten sonra Kars’taki bir işletmeye girerse, ve de karantina üreticinin  işletmesinde uygulanırsa, en az 21 günlük bu süreçte bir hastalığın ortaya çıkması halinde yapabileceğiniz bir şey kalmamıştır. O zaman hastalık artık ülkenize gelmiştir, bulaşmıştır. Bu saatten sonra ister aşılayın, ister imha edin bir şey değişmez. Bu sizin envanterinize eksi olarak yazılmıştır. Hasta olanı mevzuatta belirtildiği gibi “Menşeine İade” edemezsiniz. Gerek Tarım Bakanlığı personeli, gerek serbest çalışan veteriner hekimlerimiz, teknikerler ve teknisyenlerimiz seferber olsa bile, hatta milyonlarca dolarlar, bir dünya emek dökseniz dahi kurtulamazsınız bu illetten. Bu politikanın acilen değiştirilmesi şart. Aksi takdirde durum daha iyi olmayacak besbelli. Bu arada yurt içinde canla başla çalışan Veteriner Hekim camiamızı kutlamak istiyorum. Emin olun kendilerini ifade edemeyen meslektaşlarımın bu ülkenin gelişmesinde katkıları büyük, canla başla bu işte gece gündüz gayret sarfetmekteler. Bu günlerde sağlık çalışanlarına verilmesi gündemde olan yıpranma payı haklarının bu camiayı da kapsamasını ısrarla sayın yetkililerden istiyorum. Şöyle bir düşünün; aşılama yaparken canlı Brucella aşısını eline batırıp hastanelik olan, herkesin köşe bucak kaçtığı kuş gribi hastalığında ahır ahır, kümes kümes gezip, üzerindeki kağıttan korunaksız giysilerle hastalığa karşı mücadele eden, at, sığır tepmesi, kedi köpek ısırmasına karşı kuduzla can siperane çalışan bu kardeşlerimizin haklarının verilmesi gerektiğini savunuyorum. Unutmayın Veteriner hekimlik çok kutsal, koruyucu bir hekimlik dalıdır. İnsanları birçok hastalığa karşı korumak ve önlemler almakla yükümlüdür. 
Sonuç olarak; ülke ekonomisinin can damarlarından biri olan hayvancılıkta daha radikal, daha samimi, daha şeffaf kararlar alınmalı, çok hızlı bir şekilde uygulanmalıdır. Yeni bakanımız ve yeni ekibine görevlerinin hayırlı olmasını diliyor, bahsedilen hususları tekrar gözden geçirmelerini, profesyonel anlamda köylü, çiftçi ayırımı yaparak, bu sektörden geçimini sağlayanlara pozitif ayrımcılık yapılması gerektiğini bir kez daha vurguluyorum. Hem üretici, hem sanayici terazinin ayrı ayrı kefeleri olduğundan her iki tarafı dengeleyecek politikalar üretilmesini canı gönülden bekliyorum.
 
Dr Öğr.Üyesi Hakan KEÇECİ
Bingöl Üniversitesi Veteriner Fakültesi
İç Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı