SICAK GÜNDEM ŞARBON | Anadolu İzlenimler

Türk Tarımının

Dergisi Sesi Habercisi

SICAK GÜNDEM ŞARBON

  Son günlerde dillerden düşmeyen, herkesin korkulu rüyası olan Şarbon. Aslında bize çok yabancı bir kelime değil. Eskiden beri basında, haberlere konu olmuş adı zikredilen bir hastalık. Yazık ki yurdumuzda  çok sık olmamakla beraber hemen her köşesinde görülmektedir. Basına yansıyan son haberler neden bu kadar prim yaptı? Çünkü, ithal gelen hayvanlarda rastlandı. Çünkü, ülkeler arasında bir takım protokollerin özene bezene yapıldığı, düzinelerce heyetin karşılıklı gidip geldiği ve uluslararası sözleşmelerle korunup kollanan canlılarda yaşandı  da ondan. Yoksa camiadan herkesin bildiği bu derdi böyle abartmaya gerek kalmaz, kimse de bu kadar heyecan yapmazdı. Sakın yanlış anlaşılmasın ben hastalığı küçümsediğimden bu cümleleri kurmuyorum. Hastalık gerçekten dikkat edilmesi gereken, önemli ciddi bir sorun. O ayrı mesele. Ben şunu demek istiyorum; bu sektörde bir çok insanın bildiği bir şey ülkemize de yeni gelmiş değil. Ama ne hikmetse her önüne gelen konuştu da konuştu. Bir vaveyladır koptu. Şimdi şarbon sözcüğünü hatırlayanlar bilir; 2000’li yıllarda Gazetelere sürekli manşet olurdu. Hatta şöyle haberler okurduk;
ABD Senatosu’na şarbonlu mektup” ,
“Almanya’da Türk Başkonsolosluğu'nda şarbonlu mektup şüphesi,
Almanya’da, Türkiye’nin Essen Başkonsolosluğu’na içerisinde Şarbon tozu olduğundan şüphelenilen bir mektup gönderildi.“
 “Şarbon salgını ile ilgili olarak ilk önce Irak suçlanmıştı. ABD şimdi ise beyaz toz dolu zarfların El Kaide örgütü ile bağlantısını kurmaya çalışıyor.”
 “ Sadece ABD'nin değil, dünyanın kábusu haline gelen şarbon, pek çok yolla bulaşabilen bir enfeksiyon hastalığı. Solunum yoluyla bulaşanları ölümcül olabiliyor. İşin en kötü tarafı, şarbonu üretmek çok kolay. Bu nedenle, en ucuz ve en etkili biyo-kimyasal silah olarak biliniyor.” deniyordu.
            Fark ettiyseniz, mektupların içine toz halinde antraks mirobu koyuluyor, silah gibi bir saldırı aracı olarak kullanılıyordu o günler. Aslında yukardaki başlıklar bazı şeyleri söylüyor, Şarbonun solunum yoluyla bulaşabileceği ve ölümcül olduğu anlatılıyor. Bunun dışında insan öldürmek için ne kadar sinsi, ne kadar kötü planlara malzeme olduğunu belirtiyor. Tabi bu tiksindirici ve insan eliyle yapılan  biyolojik saldırılar için kullanılan bakterinin gerektiğinde ne denli büyük bir bela olacağını da vurguluyor adeta. Çok şükür artık böylesi tehlikeler dünya gündeminde değil. Ama isminin zikredilmesi bile insanı ürkütüyor. Son günlerde basında çıkan haberleri dinleyenlerin bir kısmı o korkuyu yaşıyor.  Kendini korumak adına eti, tavuğu tüketmemeye çalışıyor, bir kısmı da sağdan soldan duydukları mantıklı mantıksız sözlere kapılıyor. Güncel hayatını kısıtlıyor. Ama sonuçta herkes bir panik yaşadı, yaşıyor. Fakat bunlara hiç gerek yok. Anlatılan sıkıntılardan kurtulmak için evlerde bizim yapmamızı gerektirecek bir durum yok hani. Ülkemizde yaşayan bütün bireylerin Şarbonu  iyi tanıması, iyi anlaması sorunu kökten çözecektir. İlk başta kendi sağlığımızı korumak, daha sonra da hiç bir canlıya bu mikrobu bulaştırmamak için bütün biyo güvenlik  tedbirlerini almamız lazım. Özellikle konuyu bilen uzmanların gerek yazılı, gerek görsel basında şarbonu anlatması, doğru bilinen yanlışlarla yanlış bilinen doğruları tekrar tekrar hatırlatması gerekiyor.
            Bu kadar sözden sonra hastalığı bir tanımlayalım isterseniz:
            Şarbon; veteriner hekimlik alanında ve teknik dilde  Antraks olarak anılır. Deri, bağırsak ve akciğer olmak üzere üç formu vardır. Deri formu kaşıntı  ve ağrı yapmayan karinkül denen yaralar yapar. Erken farkedilirse tedavi edilebilir. Ama diğer iki form çok daha  tehlikelidir. Zoonoz (hayvandan insana geçebilen) olup ve maalesef öldürücü hastalıklardandır. Sadece ülkemizde değil, dünyanın pek çok yerinde  de  rastlanır.  Koyun, keçi, sığır, manda,  deve, domuz, at, insan ve birçok omurgalı canlıda  görülebilir.  Ne yazık ki son zamanlarda ithal edilen hayvanlarda gündem olduğu için, yeniden hatırladık bu illeti.  Esasen “Antraks” çomak şeklinde bir bakteridir ve  özellikle bulaşık meralarda, topraklarda hemen her yıl enzootiler  yapar. “Enzooti” kelimesi, bir bölgeye has veya orada sürekli olarak bulunan enfeksiyon demektir. Özellikle hayvanlar içerisinde  koyun, keçi, manda ve  sığırları ilk planda bulup öldürür. Etken toprakta bulunduğundan genellikle otların toprağa yakın dip kısımlarını yiyen hayvanlara ağız yoluyla geçer, bazen de solunum ve diğer yollardan bulaşma olur. Ancak hastanın bütün vücut sıvılarında mikrop bulunduğu için çizik, yara, bere içindeki deriye temasla da geçebilir. İnsanlara sıklıkla el, kol ayak veya vücudun başka yerlerindeki var olan kesilerden, yaralardan geçer. Ağız yoluyla bulaşma şarbonlu etlerin iyi pişirilmeden yenmesiyle olur. Deri yoluyla bulaşma ise daha çok meslek hastalığı şeklindedir.  En riskli grup kasaplar, mezbahane çalışanları, veteriner hekimler, hayvancılık yapanlar, çobanlar, ham deriyle uğraşanlarla hayvan yünü ya da yapağısı ile temas eden kişilerdir. Enfekte canlının bulaşık kanı yada sıvıları derinin bütünlüğünün bozulduğu yerlere değdiğinde enfeksiyon baş gösterir. Aslında mikrobun vejetatif, yani aktif, canlı hali sıcağa, dış etkenlere, dezenfektanlara fazla dayanıklı değildir. Antraks basillerini 50-55 C’de 10-15 dakika ısıtarak ya da öldükten sonra hiç açılmamış ve dokunulmadan gömülmüş kadavranın 24-48 saat içinde meydana gelecek kokuşması sayesinde, daha iyisi üzerine dezenfektanlar dökerek bertaraf etmek mümkündür. Hastalıktan korunmanın en iyi yolu hayvanların aşılanmasıdır.  Şarbonda mikrobun vejetatif  halinden çok, sporları ya da salgıladığı exotoksin adlı zehir sorun olur. Spor; hasta öldükten sonra kadavranın oksijenle temas etmesi sonucu canlı antraks basillerinin, en kötü çevre şartlarına bile uzun yıllar dayanabilen formlara dönüşmesinin adıdır. Bu o kadar büyük bir problem olur ki, hastalığın çıktığı bölgede çok uzun yıllar kalabileceği anlamına gelir. Dolayısıyla bir vurgu yapmak gerekirse, “dedesi döneminde bu dertten ölmüş hayvanların sıkıntısını torunları dahi çekecek” demektir. Yani zamanında ve yerinde  tedbirler alınmazsa nesiller boyu yaşanacaktır. Bunun için hangi dertten ne sebeple olursa olsun, ölen hayvanların sağa sola atılmaması gerekir. Yurdumuzda şehirlerde, köylerde ve kentlerde hala ulu orta leşlerin atılmasının önüne geçilebilmiş değildir.  Hayvan ölülerinin derhal  gömülmesi veya yakılması şarttır. Aksi takdirde bu sıkıntı hiç bitmez, sürekli tekrar tekrar karşımıza çıkar. O yüzden özellikle hayvan yetiştiren kardeşlerimizin anlattığım bu hususları iyi bilip kavraması, hastalıkla etkin mücadele etmesi gerekir. Ayrıca yerel yöneticilerimize de bu manada ciddi iş yükü düşmektedir. Başta muhtarlar, belediye başkanları, il encümenleri vs. kendi yaşadıkları yerlerde bu hususları bir hekim hassasiyetiyle ele almalıdır. Hayvanı ölen kişilerin onları rahatlıkla gömebilecekleri, çevredeki su kaynaklarından ve yerleşim yerlerinden uzak alanlar bulmalı, iş makineleriyle kazarak açılan çukurlara gömmelidir. Ya da imkanı olan belediye veya kurumların hastalıklı leşleri yakarak bertaraf edebileceği krematoryumlar (büyük fırınlar) oluşturulmalıdır. Yakarak bu mikroplardan kurtulmanın yolu açılmalıdır.
            Bir diğer husus, karatina tedbirleri sınır ya da sınıra yakın yerlerde devlet eliyle, daha sıkı yapıldıktan sonra, ithal edilen hayvanların vatandaşa teslim edilmesidir. Herkesin kendi ahırında ve ağılında yapılan karantinalardan artık vazgeçilmelidir. Dünyanın bir ucundan 3-4 haftalık yolculukla getirilen hayvanları işletme sahibine hemen teslim etmek, doğru bir davranış değildir. Ulusal basında gündem olan şarbon, ülke dışından gelip bulaştığı düşünülüyorsa, oldukça vahim bir durumdur. Asla bu usulde karantina yapılmamalı, işletme sahibinin yerinde şarbonu bırakın hiç bir hastalık çıkmamalıdır. İthalatı yapan merci tüm sorumluluğu alıp, getirilen hayvanları yukarda bahsettiğim noktalarda tamamen hijyenik kuralların uygulanacağı ahır ve ağıllarda saklamalı. Sorunsuz teslimat yapılmalıdır. Şimdiki durumda ne denli titiz, ne kadar özenli olunursa olunsun bir olumsuzluk yaşandığında bunların hiç birinin kıymeti olmuyor.  Eğer öyle olsaydı, o zaman kimse bunları konuşmayacak ve yazmayacaktı. Ayrıca milyonlarca liralık zarara yol açan bu ve benzer zoonozlar ülkemizde cirit atmayacaktı. Başka  bir gerçek daha var ki o da; yüz binlerce hayvanı teknik heyetler marifetiyle sadece basit gözlemlerle seçmek yeterli olmuyor. Bazı bulaşıcı hastalıkların ülkemize girmesini engellemek için satın alınan yerlerde tekrar tekrar testler yapmalı, emin olunduktan sonra hayvanlar yurda sokulmalıdır. Satış yapan tarafın kağıt üstünde verdiği sözlere inanılmamalıdır. Satıcının ari olduğunu iddia ettiği hastalıkların alıcının ahırında, yani bizim ülkemizde çıkması durumunda, arızalı malları Menşeine İade edebilmeli, ya da büyük tazminatlar istenmelidir. Böyle sineye çekip durarak, günübirlik icraatlarla atlatmaya çalışmamalıyız. Sonuç olarak gelen hastalık bizde kalıyor, ya hiç gitmiyor veya uykuya geçiyor, ta ki bir kurban bulup çıkana kadar. Artık bu gafletten uyanmalı, eğer ithalata devam edilecekse vakit geçirmeden her türlü tedbiri alıp, sıkı sıkıya yapmalıdır. Yoksa, hayalini kurduğumuz ileri milletler seviyesine ulaşmak imkansız hale gelecektir.


Dr. Öğr. Üyesi Hakan Keçeci
Bingöl Üniversitesi Veteriner Fakültesi
İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı